Zamanın Algısı

0
274

Onunla aydınlanıyor karanlık hücrem
Gök gürültüleriyle gösteriyor gücünü,
“Yenilmez fikirdir” bu dostum
“Ben haklıydım” diyen fikirdir

“ZAMANIN ALGISI”

Veba adlı romanında Albert Camus, salgın hastalık nedeniyle dış dünyadan tecrit edilmiş hayali kentin sakinlerinin ruh halini sarsıcı bir biçimde anlatır:

“Böylece, tüm tutsakların ve tüm sürgünlerin hiçbir işe yaramayacak bir bellekle yaşaması demek olan o derin acıyı duyuyorlardı. Durmadan düşündükleri o geçmişin de üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu… Bu hapis yaşantısının her durumuna uzaktaki kişiyi katıyorlar ve bir zamanlar yaşadıkları onları tatmin etmiyordu. Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arasında yaşamaya mahkum ettiği kişilere benziyorduk biz de”.

Yazar, salgın sebebi ile yaşanan tecridin ağır sonuçlarını hapisteki ya da yüreğindeki nefretin esiri olan insan metaforu ile anlatır.

İşte şimdi hepimiz, tecridin ağır koşulları altında, romanın birebir gerçek olduğu bir eşikte, TBMM’ye sunulan şartlı salıverilme koşullarında iyileştirme öngören “yeni” infaz yasasına bakıyoruz; kimimiz dışarda veya hapiste, tecridin ağır koşullarının bilincinde olarak vicdanın ışığıyla, kimimiz ise yüreğinde biriktirdiği nefretle örülmüş parmaklıkların karanlığı arkasından.

Değerlendirmeye başlamadan önce küçük bir anımsatma, yasanın TBMM’ye sunulan haliyle hiçbir hukuki ve sosyolojik bir temele dayanmadığı hakkında bir fikir verebilir: Adı “yeni” olan bu yasa neredeyse bir yıl önce ilk olarak iktidarın küçük ortağının kendi açıklaması ile çıkar amaçlı bir suç örgütünün liderinin cezaevinden tahliyesinin sağlanması amacıyla gündeme getirilmiş, iktidarın büyük ortağı tarafından ise, tecavüzcüleri ile evlendirilmek istenen “çocuk gelinler” “meselesini” çözüme ulaştırma fırsatı vereceği düşüncesiyle benimsenmiştir.

Toplumun uğradığı her felaketi, toplumsal barışın tesisine dönüştürmek yerine, anti demokratik yasaların yürürlüğe sokulması için bir fırsat olarak gören iktidar partileri, bir yandan Türkiye Halklarının can ve geçim kaygılarının en üst seviyede bulunduğu bu olağanüstü felaket günlerini ve bu felaketin cezaevleri bakımından yarattığı büyük tehdidi, diğer yandan ise cezaevindeki insanlar ve yakınlarının özgürlük umutlarını kullanarak çalışmalarına büyük bir hevesle çetecileri, cinsel istismarcıları da dahil ederek başlamışlar, ancak bu zor koşullarda dahi özellikle kadın örgütlerinin gösterdiği büyük tepkiler karşısında şimdilik geri adım atmak zorunda kalmışlardır. Netice olarak yağmacıların, hırsızların, rüşvetçilerin, ihaleye fesat karıştıranların, sahtekarların, kaçakçıların cezalarını indirecek veya erteleyecek siyasetçileri, avukatları, gazetecileri, aydınları ise cezaevinde tutacak bir yasa metninin hazırlığı içerisindedirler.

Değerlendirmeye konuyu 1921-1980 ve 1980-2020 olarak iki tarihsel dönemde ele alarak başlamak isterim. Zira 1921-1980 arasında, ilki 5 Aralık 1921 tarihinde olmak üzere 7 Ocak 1922, 1923, 1924, 1933’te Cumhuriyetin 10. Yılı, 1960 yılında 27 Mayıs, 1974 yılında Cumhuriyetin 50. Yılı dahil olmak üzere on adet genel af niteliğinde ve bunlara ek dört yasa çıkarılmıştır.

Ceza hukukunda af, “suç teşkil eden fiiller için ceza vermek hakkını ortadan kaldıran, verilmiş olan cezaların kısmen veya tamamen infazını önleyen, yetkili mercilerce yapılmış hukuki tasarruflar” olarak tanımlanabilir. Çoğunlukla genel ve eşit olarak uygulanırlar. Af yasaları birçok gayeye yönelik olmakla beraber esas itibariyle toplumsal zorunluluğun bir sonucu olarak ortaya çıkarlar. Bu yanıyla hukukla bağlı olduğunu iddia eden bir devlette af müessesesi asla bir lütuf olarak algılanamaz, bu şekilde sunulamaz.

1980 yılından itibaren ise af yasası yerine istisnasız olarak infaz yasalarında yapılan değişikliklerle şartlı salıverme koşullarında iyileştirme getiren bir yöntem tercih edilmiştir. Bu tercih kuşkusuz tesadüfi değildir. Her defasında amaçlananın şimdi olduğu gibi siyasi tutuklu ve hükümlüleri ceza indiriminden yararlandırmamak olduğu açıktır. Oysa;

i. Anayasa’nın “kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. Maddesi herkesin “dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde” eşit olduğunu düzenlemektedir. Anayasa Mahkemesi’nin içtihatlarında kanun önünde eşitlik ilkesinin amacı; “birbirinin aynı durumda olanlara ayrı kuralların uygulanmasını ve ayrıcalıklı kişi ve toplulukların yaratılmasını engellemektir…Başka bir anlatımla, kişisel nitelikleri ve durumları özdeş olanlar arasında yasalarla konulan kurallarla değişik uygulama yapılamaz” şeklinde izah edilmektedir.

ii. Anayasa’nın 2. Maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan “hukuk devleti” ilkesi her türlü ayrımcılığa engel oluşturur.

iii. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un “İnfazda temel ilke” başlıklı 2.Maddesinde Anayasanın 10. Maddesinde yer alan eşitlik ilkesi tekrar edilerek kanun hükümlerinin “ayrım yapılmaksızın ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınmaksızın” uygulanacağı hükme bağlanmıştır.

iv. Anayasa Mahkemesi 12.04.1991 tarih ve 3713 sayılı TMK’deki TCK’nin 146. Maddesine giren suçları “şartlı salıverilme” kapsamı dışında tutan Geçici 4. Maddeyi denetlerken, şu değerlendirmeyi yapmıştır: “…infaz yönünden eşit ve aynı durumda bulunan mahkumlar arasında, şartlı salıverilme bakımından ayrı uygulama, Anayasa’nın 10. Maddesinde öngörülen yasa önünde eşitlik ilkesine uygun düşmemektedir”.

v. AYM. bu günlerde hazırlıkları yapılan yasaya benzer nitelikte olan 4616 sayılı “23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun”un bir kısım suçları kapsam dışında bırakan 1. Maddesinin 5. bendinin (a) alt bendini yukarıda belirttiğimiz gerekçelere benzer gerekçelerle iptal etmiştir.

Özetle arz ettiğim Anayasa maddeleri ve suç örgütünün eline geçmeden önceki istikrar kazanmış AYM kararlarına rağmen infaz kanunu değişikliklerinde siyasi tutuklu ve hükümlüler aleyhindeki ayrımcı tutumda bir değişiklik olmamıştır. Her türlü hukuki ve sosyolojik temelden yoksun bu gayri meşru tutum, adeta şizofrenik olarak nitelendirilebilecek infaz yasalarının çıkarılmasına sebebiyet vermiş, onları pratikte uygulanamaz kılmıştır. Nitekim tüm sorunları çözeceği vaadiyle Haziran 2005 yılında yürürlüğe sokulan 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazına Hakkında Kanun adlı “yeni” infaz yasası, aradan geçen on beş yılda neredeyse yılda iki kez olmak üzere tam yirmisekiz kez değiştirilmiş, böylece yasanın yaklaşık üçte biri tamamen değişmiştir.

Buna rağmen halihazırda Türkiye ceza ve tutukevlerinde 257 bini hükümlü, 43 bini tutuklu olmak üzere toplam 300 bin insan bulunmaktadır. Bu sayı mevcut cezaevleri kapasitesinin çok üzerindedir. Tutuklu ve hükümlüler yetersiz gıda ve sağlıksız koşullarda yaşamaktadır. Hasta tutuklu ve hükümlüler yeterli sağlık hizmetlerine ulaşamamaktadır. Bu durum açıkça Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı”nı düzenleyen 11. Maddesi, “Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56. Maddesine aykırıdır. Özellikle Covid 19 salgını düşünüldüğünde cezaevlerinde trajik sonuçlarla karşılaşılabileceğini tahmin etmek güç değildir. Güya tedbir kapsamında genelgelerle getirilen tutuklu ve hükümlülerin avukatları ve yakınları ile görüşmelerinin yasaklanması, tutuklu ve hükümlülerin Anayasal haklarının bir kısmının daha kısıtlanması sonucunu doğurmuştur. Adalet Bakanlığı salgının cezaevlerindeki boyutu hakkında bilgi paylaşımında şeffaf değildir. Bütün bu koşullarda Covid 19 salgınının adli ya da siyasi hükümlü ayrımı yapmadığı açık bir gerçekken, şartla salıverilme koşullarında ayrımcılık yapılarak siyasi tutuklu ve hükümlülerin bu olanaklardan yararlandırılmamasına çalışanlar, nefret parmaklıklarının karanlığının arkasından bakanlardır. Bu nefretin sonucu olarak yazılı kuralların biçimsel bile uygulanmadığı, çoğu yargıyı ele geçiren suç örgütü tarafından oluşturulan mahkemeler eliyle yürütülmüş kararlarla tutsaklığı devam eden çok sayıda siyasetçi, avukat, gazeteci, aydın tutuklu ve hükümlü cezaevlerindedir. Bugün bir kısmı sürekliye dönüşen, avukat arkadaşlarımızın aylardır sürdürdüğü açlık grevlerinin temelinde adil yargılanmaya aykırı yargılamalar sonucu oluşturulmuş haksız tutsaklıklar bulunmaktadır.

Bu haksızlığa açlıkla direnişin anlamını Çataloluk etkileyici bir şekilde anlatır:

“Muktedirin çıplak yaşam tehdidine karşı direniş, bedeni, kimliği aşarak toplumsal bir harekete yol açtığı oranda anlam taşır ve dahi anlaşılabilir. Aksi takdirde son silahı bir suskunluk sarmalına terk etmek işten bile değildir. Açlık’ın başında yerlere vurulan çöp kutusu kapaklarını mazgal kapaklarına, koşarken söylenen şarkılara, polislerin kalkanlarına vurulan coplara, lavaboya damlayan suya, pervane uğultusuna bağlayanın ne olduğunu ise – yazının en başına koyduğum – Bobby Sands ‘Zamanın Ahengi’ adlı şiirinde anlatmıştır.”

“Haklıyım diyebilmenin gururunda taşınan mücadele, siyasidir ve insana özneyi kurgulatırken tarihi yaratır. İnsan(lık) onurunu ise aslında, hukuk-en somut haliyle evrensel bildirgeler- değil, ancak anılan mücadelenin ta kendisi koruyabilir..”

Halkın dostlarını zindanda tutmak isteyenlerin gerçek yüzleri ortaya çıkmış, onlarca yıldır sermayeden yana politika yapanların halkın sağlık, güvenlik ve özgürlüğünü hiçe saydığı açıkça anlaşılmıştır. Tüm zindanlar boşaltılana, “Ben haklıydım” diyen fikri yenilmez kılıncaya kadar “siyasiler”in zindanda, aydınlar, yurtseverler ve devrimcilerin dışarıda mücadelelerini yükseltmeleri önümüzdeki en acil görevdir.

  • SANDS, B. “Zamanın Ahengi” (Hapishane Şiirleri, Çev: G.Çataloluk, İstanbul: Ve Yayınevi)
  • CAMUS, A. “Veba”, Çeviren: ÖZTOKAT, N.T., Can Yayınları, 2013
  • ÖZEK, Ç., “Umumi Af”, İÜHFD, 1959, sayı:1-4, sh.118 vd.
  • AYM. E:1972/14, K:1972/34. KT. 22.06.1972 AYMKD s.10, sh.486
  • AYM. E:1981/13, K:1983/8 KT.28.04.1983 AYMKD s.20, sh.52-5
  • AYM. E: 1986/11, K:1986/26 KT.04.11.1986 AYMKD s.22, sh.314-315
  • AYM. E: 1989/14, K:1989/49 KT.19.12.1989 AYMKD s.25, sh.450
  • AYM. E:1991/15, K:1991/22, KT.19.07.1991
  • AYM. E:2002/61, K:2002/43, KT.17.04.2002
  • ÇATALOLUK, G., “Komutan Marcella’nın Onuru:…” (sosyalhukuk.org)