Yargının basın hürriyetiyle imtihanı

0
479

Ben adliye denince aklına hâlâ Sultanahmet Adliyesi’nin koridorları veya Sirkeci Adliyesi’nin çay ocağı gelen nesildenim.

Öğrencilik de dahil hayatımın hatırı sayılır kısmı Beyazıt-Sultanahmet-Sirkeci hattında geçti. Kezâ Cumhuriyet gazetesinin Cağaloğlu’ndaki eski binası da benim için daima güzel anıları çağıran mekânlar arasındadır. Duruşma öncesi içtiğimiz sabah kahveleri, bazısı artık bu dünyada olmayan pek çok dostun kahkahası… Hepsi o hat üzerindedir benim için.

Sonra bir gün kendimizi demir kütleleri arasında devasa bir beton ve cam yığınından müteşekkil Çağlayan Adliyesi’nde bulduk. Yıllar içinde hemhâl olduğumuz o bakımsız ama ruhu güzel ortamımızdan, bu yeni ama pek soğuk ve yabancı  gezegene sürgün edilmiş gibiydik artık.

Üstelik sadece biz avukatlar da değil, kaderimiz birlikte örülmüş ya, gazeteciler de bizimle beraber. Kâh haber yapmak, kâh ifade vermek için. Aralarında bizimle Bâb-ı Âli yokuşunu tırmananlar da vardı, yaşı ona yetmeyenler de.

Memleket hiçbir zaman pek gül bahçesi değildi ama Çağlayan Adliyesi hayatımıza girene kadar adliyeye gitmek eylemi günlük hayatımızın mühim ve nispeten keyifli  bir parçasıydı yine de (Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne az yolu düşmüş biri olmamın da bunda etkisi vardır elbette).

Çağlayan’daki bu devasa bina benim gibi pek çok kişi için pek tatlı maceralara mekân olmadı ne yazık ki. Saldırıya uğradık, haksızlığın bin türlüsüne tanık olduk, aşağılandık vs… Onlar gücünü haklılığından alanlara diz çöktürmenin hiç kolay olmadığını, biz de tebdil-i mekânda her zaman ferahlık olmadığını yaşayarak öğrenmiş olduk böylelikle.

Girizgâh epey uzun oldu; çünkü geçtiğimiz cuma akşam saatlerinde Cumhuriyet duruşması bitmiş, Çağlayan Adliyesi’nden ayrılmakta iken, yaşadığım sadece o an değil, bütün bu geçmişin de içinde olduğu bir terkip idi çünkü. Seksenlik ihtiyarlar gibi konuşuyorsam, üç-beş senede seksen yıla sığacak hadise yaşadığımızdan ve bir hengâme içinde hafızamız elimizden alınmaya çalışıldığındandır.

Cumhuriyet duruşması bittiğinde, Çağlayan Meydanı’nda sabahın erken saatlerinden akşamın o saatine kadar ‘adaletin tecellisini beklemiş’ kalabalık bir insan topluluğu vardı, duruşma salonunda da 9 aydır özgürlüklerine kavuşmayı bekleyenler. Ama adliye binasından çıkar çıkmaz gözüm insan kalabalığına değil, gökyüzüne ve bulutlara takıldı. Öyle güzeldi ki gökyüzü; benim gibi asla şair ruhlu olmayan insana bile “Böyle bir göğün altında bunca kötülük ve adaletsizlik nasıl olabiliyor” dedirtecek kadar. Halbuki daha bir gün önce aynı gökyüzü âdeta öfkesini kusmuş, azameti karşısında dehşete düşürmüştü hepimizi; o da bir parçası olmuştu belki bu can sıkıcı hikâyenin.

İnsanların gökyüzünden mahrum kalması pek ağır gelir bana, öyle zamanlarda onların gözü ile bakarım gökyüzüne, suçluluk duygusu ve göğsümün üstünde bir ağırlıkla bakarım… Murat Sabuncu da ifadesi sırasında bunu söyledi mahkemeye: “Gökyüzüne bile bakamıyoruz çünkü teller ile kapatıldı.”

Cuma akşamı o duruşma salonunda aslında hiç tutuklanmamış olması gereken yedi kişiye özgürlükleri geri verildi diye sevindik, hiç tutuklanmamış olması gereken dört kişi demir parmaklıklar ardında kalmaya devam edeceği için üzüldük. Üzüntülerimizin ve sevinçlerimizin kamu gücü ile tanzim edilmesi istikrar gösteriyor epey zamandır.

İstikrar gösteren bir diğer husus ise 94 yıllık siyasi tarihimizde devletin yazan, çizen, düşünen insanlarla kurduğu ilişki ve bu baskı ve şiddet ilişkisine payanda olmaktan pek imtina etmemiş yargının düştüğü hâldir.

Türkiye’nin hakim savcı profili bazı istisnai parlak örnekleri bir kenara koyacak olursak, toplumun milliyetçi, muhafazakâr, cinsiyetçi az bilen ve az okuyan kesimi ile tamamen benzerlik gösterir. Dolayısıyla yargı kararları da toplumun ilerleyişine öncülük etmek şöyle dursun, az gelişmiş yanlarını besleyen destekleyen bir nitelik arz eder.

Cumhuriyet soruşturmasını yürüten savcıların sundukları delillerin gülünçlüğü ve o delillere dayanarak hazırlanan iddianamenin sefaleti duruşma salonunda sanıklar ve savunma avukatları tarafından yeterince teşhir edildi. Akın Atalay’ın ByLock kullanıcısı olduğu tespit edilen parkecisinden, Güray Öz’ün pide sipariş ettiği pidecisine, Musa Kart’ın aradığı seyahat acentası ile Bodrum’a gitmeyi hâyâl ederken kendisini Silivri Cezaevi’nde bulmasına kadar epey kara mizah malzemesi sunan yargıya geleneği bozmadığı için müteşekkiriz. Devletimizde devamlılık esastır; Aziz Nesin’in 6-7 Eylül olaylarının faili ilân edilmesinden, Orhan Kemal’in Cibali Meyhanesi’nde gizli komünist teşkilat kurmaktan tutuklanmasına kadar hukuk tarihimiz ‘enfes’ emsaller ile doludur bu konuda.

Bilemiyorum yukarıda genel tarifini verdiğim ‘ortalama’adamların memleketin hayatta bir fikri ve tavrı olan, donanımlı zihinlerini yargılamasının kaçınılmaz sonucudur belki de bu; Yargıladığını zannederken aslında yargılanan olmak.

Memleket yargısının düşünce ve ifade hürriyeti ile imtihanında bir arpa boyu yol kat edememesi iki ileri bir geri gitmesi yeni bir bilgi değil zaten, bir kez daha canlı örneklerle önümüze serilmiş oldu. Bu vasat bakış açısının biraz üstüne çıkıp, evrensel hukuk ilkeleri, haklar ve özgürlükler çerçevesinden bakan bir yargı mensubu ile karşılaştığımız ender zamanlarda sevinçten gözlerimizin dolması bundandır.

Mahkeme başkanı Ahmet Şık’a hitâben “Yargılanan insanların gazeteci olmasından, gazeteciliğin yargılandığı sonucu çıkmaz” ifadesini kullansa da, beş gün süren duruşmalar boyunca, gazeteci olan sanıklara yöneltilen sorular tam aksini işaret ediyordu: “Gazetenin yayın politikasının değiştiği doğru mu”, “Bu röportajın barışı ve yaşamı savunduğuna inanıyor musunuz”, “bu haberin kamusal faydası olduğunu düşünüyor musunuz” gibi sorular yargılamanın konusunun tam da gazetecilik olduğunu ve cezalandırılmak istenen eylemin de bağımsız ve eleştirel gazetecilik faaliyeti olduğunu ortaya koymaktaydı aslında.

Gazeteci kamusal faydadan hakim ve savcıların anladığını anlamak zorunda olmadığı gibi, gazeteci de o kamuyu oluşturan bireyler de barışı ve yaşamı savunuyor olmak için devlet ile aynı dili konuşmak zorunda değildir. Haberin muhatabı okurdur çünkü, savcılar değil, haberi değerlendirecek, analizi isabetli veya yanlış bulacak olan da okurdur.

Basın hürriyetiyle korunan menfaat gazetecinin basın yolu ile düşüncesini açıklama ve yayma özgürlüğünün yanısıra, toplumun gerçekleri öğrenme hakkı, bireyin bilgilenme hakkıdır. Bireylerin bilmesine izin verilen bir alan olduğunu ve o alanın sınırlarını belirlemek konusunda devletin sınırsız tasarruf imkânı olabileceğini savunmak ise faşizmi savunmaktır.

“Bu haberi neden yaptın”, “O yazıyı neden yazdın” gibi sorulara bir gazetecinin vereceği tek bir cevap vardır: “Çünkü ben gazeteciyim.”

Cumhuriyet duruşmaları sırasında sorulan sorulardan benim edindiğim kanaat, ‘bağımsız yargının’, bazı gazetecilerin yaptığı haberlerden, attığı manşetlerden memnuniyetsizlik duyduğu oldu. Bu memnuniyetsizliğin giderilebilmesi için önerebileceğim şey, Adalet Bakanlığı’nın ön ayak olup, hakim ve savcılara duygularını, düşüncelerini özgürce dile getirebilecekleri, haberleri diledikleri gibi kaleme alabilecekleri  bir gazete kurması olabilir. Artık ismi Ahkam-ı Adliye mi olur Yargının Sesi mi olur onlara kalmış. Ama en azından böylelikle yargı mensupları kamu menfaati doğrultusunda habercilik nasıl yapılır gibi konuları duruşma salonlarında tartışmaktan ve insanları sorugusuz sualsiz cezaevine göndermekten vazgeçmiş olur belki.

Cuma akşamı ben uzaklaşırken Çağlayan Meydanı’ndan “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” nidâları yükseliyordu, hürriyet hâlâ uzak bir ülke ismi gibi ama Adliye’nin Abide-i Hürriyet Anıtı’na bakması memleketin bize oynamaktan asla vazgeçmediği garip kader oyunlarından biri midir bilmiyorum…

Kaynak