Mahkemelerine Hukuk Gelmiş Memleketimin

0
373

O gün mahkemede öylesine büyük stres yaşamıştım ki, akşam yatağıma uzandığımda deliksiz uyumuşum. Gözlerimi kapar kapamaz kendimi güzel bir rüya içinde buldum.

Rüyamda, her zamanki sabah yürüyüşünün ardından büroma gidiyorum. Daha kapıdan girerken arkadaşlarım yanıma koşuyor. Hükümet, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Kurulu kararı uyarınca büyük bir proje başlatmış. “İstanbul’da imar plan değişiklikleri ile yapılan tüm büyük binalar yıkılacakmış!” Yüksek mahkeme, plan değişiklikleriyle yapılan bu yüksek binaların yöneticilere “rüşvet-çıkar” sağlanmadan yapılmasının mümkün olmadığını ve bu ranttan yararlanıp buradan taşınmaz satın alanların da bu suça iştirak ettiğini belirterek   “Hukuka aykırı davranışta bulunanların zarar ziyan iddiasında bulunamayacaklarına,” karar vermiş. Hükümet bu karara dayanarak, tüm binaları yıkacak ve şehrin nefes almasını sağlayacakmış. Hatta, “Koruları, beton yollar yaparak park haline getirme,”  kepazeliğini icat edenler hakkında da davalar açılmış. Şehrin Anadolu, Avrupa bölgesinde binalar kamulaştırılarak Emirgan Korusu büyüklüğünde iki büyük koru yapılacakmış. Haliyle “Allah’ım bu günleri de mi görecektim?” diye sevinçten uçuyordum.

Daha dün damarlarından hukuksuzluk, adaletsizlik, vicdansızlık akan; hukuku “hukuksuzluğun kılıfı” olarak kullanma peşinde olan; hukukun sadece kendini haklı çıkarmak için “retorik” malzemesi olduğu, herkesin kendi hukukunun peşinde olduğu bir ülke nasıl olur da bir gün içinde hukuk devletine sahip olur? Bir an şüpheye düştüm. Sabah kahvemi içtikten sonra adliyeye gidip oraya da bir bakayım dedim. Esasen adliyelere fazla da gitmiyordum artık. Ne zaman bir savcının, hâkimin kapısını çalsam yaşıma başıma rağmen hakarete uğruyordum. Dilekçeyi kaleme verecekmişim, niye onları rahatsız ediyormuşum; her avukat kapılarını çalarsa ne zaman çalışacaklarmış. Onlar da haklı elbet. Günde 50-60 dava dosyasına bakan hâkim ne zaman çalışacak, ne zaman kahve içecek, ne zaman tuvalete gidecek! Bu nedenle olsa gerek, bir savcı hakim, buyurun avukat bey, çay içer misiniz? dese gözlerim yaşarırdı…

Neyse, metrobüse bindim. Türkiye’nin ve Avrupa’nın en büyük adliye binasını, “hukuk devleti” denen şeyi gözlerimle görmeye gittim. Metrobüste tabletimden günlük gazetemi okumak istiyorum. İlk sayfayı açtım. Sayın cumhurbaşkanı “Bu ülkede bir kişiye bile adaletsizlik yapılsa kendime yapılmış sayarım, o gece gözüme uyku girmez.” demiş. Hatta bir toplantıda ağzından “Söylediklerinizin konuyla münasebetini kuramadım,” dediği bir bakandan özür dilemiş. Çünkü kötüniyetliler bu ifadeyi sayın bakana “münasebetsiz” dediği şeklinde yorumlanabilirmiş! Aaa! O da ne!  Cumhurbaşkanlığı sarayı ODTÜ’ye tahsis edilmiş, cumhurun başı Çankaya köşküne taşınmış ve  “Gelenek bozulmamalı, bir toplumu yaşatan güzel gelenekleridir,” demiş. Bir komisyon kurulmuş, el konulduğu iddia edilen Atatürk Orman Çiftliği arazilerini de ağaçlandırarak iade edeceklermiş. Hatta “Sıkıysa gelsinler bu kararımızdan döndürsünler!” demiş.

Yandaki sütunda Adalet Bakanı, yeni yargı projesini açıklıyordu: “Adalette, adalet, akıl, vicdan buluşmasını sağlayacağız. İnsan hak ve özgürlüklerine dayalı bir yargı kuracağız.”

Arka sayfada Yargıtay başkanının açıklaması:  Yüksek Mahkeme’nin Cumhuriyet tarihi boyunca verdiği “insan hakları hukukuna aykırı” tüm kararlarını tespit etmek, bu kararlarda imzası olan hâkimleri, ibret alınması için teşhir etmek üzere bir proje başlatılmış. Hatta bu kararlar, hâkim/savcının soyadına göre tasnif edilmiş  “Adaletin Kötülük Tarihi” isimli bir kitapta yayınlanacakmış. Önceki dönemi de “Yargının ve hukukun taş devri,” olarak tanımlamış. Hatta müsteşarın yaptığı espriye bile yer verilmiş: “Hayır sayın bakanım, ‘kendine yontma taş devri…’

Tabii, geçmişin hükümetlerinden doğrudan emir alan, talepleri maddi menfaatler ve güç karşılığında yerine getirerek, hukuk ve adaletten onu bıraktım vicdandan nasibini almayan hâkim ve savcıların çocukları ve torunları yerinde olmanın manevi sıkıntılarını düşündüm. İçim ürperdi… Buna bir de aynı tıynetteki bilirkişilerin/akademisyenlerin isimleri ilave edilse dedim…

Kafamdaki kuşkular tabii ki bu haberlerle koybolmadı hemen… Adliyenin önünde araçtan indim. Daha kapıda şaşkın vaziyete döndüm. Bir ses “Buradan buyurun avukat bey,” dedi. “Kıyafetimden avukat olduğumu anladılar,” diye düşünüyordum; yanılmışım. Daha yaklaşırken yüz incelemesinden kimliğimi tespit etmişler. Baktım üst arama cihazları filan yok. Biri bayan, biri erkek adliye görevlisi, “Evinize hoş geldiniz.” diye karşıladı beni. “Yok beni böyle yüzeysel şeylerle kandıramazsınız,” diyerek, mahkeme koridorlarına yöneldim. Zaten çok az dava varmış. Vatandaşlar adliyelere müracaat etmeyi ayıp sayıyorlarmış! Vatandaşlar ve daha ziyade hukuki koruma sağlayan avukatlar adliyelerde hâkim ve savcılarla buluşup sohbet ediyorlarmış. Son günlerin en hararetli konuşması “Artık hukuka gerek kalmadığı, hukuk şiddetinin yerini ‘ayıplanma duygusu’na bıraktığı” üzerineymiş.  Hatta adliyenin boş salonları sivil toplum kuruluşlarının ve üniversitelerin aktiviteleri için tahsis edilmiş. Adalet Bakanlığının bütçesinin yüzde doksanı sağlık bütçesine kaydırılıyormuş. Tanıdığım iki avukat ayaküstü sohbet ediyorlardı, dinlemeye başladım: Ülkemizde son yıl açılan toplam dava sayısı 10.000’e düşmüş. İnanamadım. Yıllık 3.000.000 dava nasıl olur da 10.000’e düşer? Yargının haksızlığı kutsama makamı niteliğinin artık değiştiğini söylüyorlardı… Duruşması olmayan hâkimlerin çoğu, günlerini, dünyadaki hukuki gelişmeleri, kararları inceleyerek geçiriyorlarmış. Hatta yargıçlar sendikası “Hâkimlerin artık mesleklerinden ayrılarak başka iş yapmalarını ve millete yük olmamalarını” önermiş! İşsiz kalan avukatların çoğunluğu da, organik tarıma yönelmiş. Kopenhag’taki gibi adliye binası başta olmak üzere binaların teraslarına yerleştirdikleri kovanlarda arıcılık, küçük seralarda ziraatçilik yapıyorlarmış. Böylece fazla para kazanma ihtiyacı da ortadan kalkıyormuş.

Rüyamda, içimden Erdemliler Ülkesi kurulmuş galiba diye geçiriyordum. “Demek faşizme doğru savrulurken bile tam tersi bir yönde çıkış yolu bulunuyormuş.” Hukuk güvenliği denen şeyi kana kana içime çektim. Hep kötülük tellallığı yapanlara, “Ne kadar kötüniyetli olduğunu anladınız mı?” diye serzenişte bulundum. Huzur içinde uyumaya devam ettim.