Hukuksuz Dünya

0
479

Sosyalist Bloğun çökmesi, sermayenin küreselleşmesi, bilimsel ilerlemeler ve  enformasyon teknolojilerinin olağanüstü gelişmesi, dünyayı anlamak, yorumlamak ve emekten, özgürlükten yana değiştirebilmek  için yeni paradigmaların kavranmasını zorunlu kılmaktadır.

Özellikle ekonomik ve teknolojik bilginin ağlar marifetiyle örgütlenmesi, bir yandan sermayenin temerküzünü artırırken, diğer yandan bu ağların dışında kalan ülke halkları ile gelişmiş ekonomilerdeki emekçi kitlelerin daha da yoksullaşmasına yol açmış, ötekileştirilerek “gri alana” hapsedilen insanlar, yasa/suç ve yaşam/ölüm  ikileminde terkedilmişlerdir.

Yeni yüzyılın başlarında  girmiş olduğu ağır ekonomik krizi atlatamayan sermaye düzeni, ilkel birikim dönemindeki zor yasalarına yeniden sarılmış bulunmaktadır.

Enerji kaynaklarını ele geçirmek, ulusal ekonomilerin çökertilerek sömürge/yarı sömürge ülke halklarını takatsiz bırakmak amacıyla adeta bir polisiye tedbirine dönüşen açık işgaller, emperyalizmin denetimindeki uluslararası örgütler ve sözleşmelerle meşru kılınmaya çalışılmaktadır.

Haksız eylem ve katliamlarına tepki olarak doğmuş bulunan  halkların direniş hareketleri, bizatihi emperyalizmin desteği ile yaratılmış kör şiddet örgütleri ile özdeşleştirilmeye çalışılarak   suni özgürlük/güvenlik ikilemi olarak sunulmakta, emekçi halkların büyük özveri ve uzun zamana yayılan savaşımı ile elde etmiş olduğu  temel hak ve hürriyetlere ilişkin kazanımları tümüyle yok edilmeye çalışılmaktadır.

HUKUKSUZ TÜRKİYE
Ülkemiz bakımından da durum farklı değildir. Sürekli kriz durumu son birkaç yılda daha da derinleşerek yönetim krizine dönüşmüştür.

Ülke, nispi demokratik haklara dahi tahammül gösteremeyecek bir noktaya getirilmiş, her türlü demokratik talep zorla bastırlır hale gelmiştir.

İçerde ve dışarıda sürekli bir çatışma ortamı yaratılarak nekro-milliyetçilik, siyasallaştırılmış din ve cemaatçilik teşvik edilmektedir.

Sorunların çözümünde “son çare” olarak uygulanması gereken ceza hukuku, ilk çare olarak demokratik mücadelenin karşısına konulmuştur.

Klasik ceza muhakemesi hukukuna yabancı polisiye tedbirlerinin ceza mevzuatına ithal edilmesiyle, kolluk ceza muhakemesinde merkezi bir rol kazanmış, ceza yargılaması alanı yargı aleyhine daraltılırken, kolluk lehine genişletilmiştir. İstihbarat “bilgileri” soruşturmaların temelini oluşturmaya başlamış,  norma aykırı eylemden hareket eden klasik ceza muhakemesi yerini özellikle politik eylemler bakımından büyük ölçüde, niyetin sorgulandığı ve suç olarak nitelendirilebildiği bir anlayışa terketmiştir. Bu trajik durumun bir devamı olarak, medya, emniyet ve siyaset üçgeninde suç yoktan inşa edilerek, ceza inşa edilen suçluluğun bertaraf edilmesinin aracına indirgenmiştir. Artık her türlü kamusal hak talebi bir ceza soruşturmasının konusunu oluşturmaktadır.

VE AVUKATLAR
Son tahlilde her toplumun hak ve özgürlükler rejiminin, onun ekonomik ve sosyal altyapısını aşamayacağı, ulaşabileceği azami sınırın bu alt yapının gelişmişlik seviyesi kadar olacağı bir gerçektir. Ama bu gerçek, hak ve özgürlükler rejiminin mevcut altyapı seviyesinin altında olamayacağı anlamına da asla gelmemektedir. Nitekim bu gün yaşadığımız ortam bunun en açık kanıtıdır.

Bu distopyadan çıkılabilmesi, hak ve özgürlüklerin nispi olarak da olsa geliştirilebilmesi, örgütlü mücadeleden geçmektedir. Avukatlık mesleğinin içinde bulunduğu olumsuz sosyo ekonomik  durumu, her geçen gün sınırlanan ve etkisizleştirilen mesleki faaliyet alanı ve talimatlarla yönetilen mahkemeler sorununu bütün bu temel sorunlardan soyutlayarak anlamamız ve dolayısıyla çözüm getirebilmemiz imkansızdır.

Bütün bu olgulardan hareketle, avukatlar olarak demokrasi mücadelesinde, potansiyelimizi açığa çıkaracak dönüştürücü eylemlerle güç birliğimizi zaman geçirmeden sağlamak zorundayız.

Gerek mesleki dayanışmada, gerek hak mücadelelerinde ve gerekse mesleki örgütlerimizin bugünkü durumu bakımından arzu edilen nitelik ve pratiğe ulaşabildiğimizi söyleyebilmek çok zordur.Avukatlık mesleğinin mahkemede ve alanda daha da geriye düştüğü tartışmasızdır. Bir çok meslektaşımızın ekonomik ve sosyal olarak zor durumda olmasının, avukatlığın kamusal alanının sınırlanarak zayıflatılmasının, itibarından  her geçen gün kaybetmesine sebebiyet veren saldırılara maruz kalmasının başta gelen sorumlularından birinin yine avukatlar ve onların meslek örgütleri olduğu tartışmasızdır. Kesin olgulardan hareketle, diğer meslek örgütleri ile güçbirliği içerisinde, temel hak ve özgürlüklerin, mesleki sorunların zemin oluşturduğu en geniş örgütlenmenin gerçekleştirilmesine yönelik çaba yerine, kendi doğrularının dayatıldığı dar grupçu bir yaklaşım, içinde bulunduğumuz zafiyetin en önemli nedenlerindendir.

Unutulmamalıdır ki eleştirel bir zeminden hareketle muhalif bir tavır geliştiremeyen avukatlar ve meslek örgütleri barolar,  duvarlar arasına sıkıştırılmış mahkemelerde normlarla kuşatılmış bir şekilde görev yaparken, yüzyıllara dayanan ritüellerin bir mirasçısı olarak yakındığımız sistemi her gün yeniden üreten, onu meşrulaştıran bir rol üstlenmekten öteye geçemeyecektir.

Aristotalesin tespitini anımsamalıyız; “Hakikatın araştırılması bir bakıma zor, bir bakıma kolaydır. Hiç kimsenin hakikate yeterince ulaşamaması, diğer yandan kollektif olarak başarısız olmamamız bunun bir kanıtıdır. Herkes, şeylerin doğası hakkında doğru bir şey söyler ve bireysel olarak hakikate çok az katkıda bulunduğumuz ya da hiç bulunmadığımız halde, hepsinin birleşmesiyle epeyce bir birikme olur. Bu nedenle, hakikat herkesin vurabildiği umumi kapıya benzer gibi göründüğüne göre, bu bakımdan kolay olmalı; fakat hakikatın tikel bir parçasını değil, tamamını amaçlamamız, işin zorluğunu gösterir”.

Diyalojik bir ortamdan doğmayan  “hakikat” ancak belli bir bireyin ya da ideolojinin “hakikati” olacaktır. Hakikati kavrayamayan hiçbir hareketin başarı şansının bulunamayacağını unutmamalıyız.

Çabamızın hedefi, bizi etkileyen ve bizim de değiştirip, dönüştürebileceğimiz, çözüme kavuşturabileceğimiz sorunlar olmalıdır.  Ve biz o çözümlere salt soyut ve spekülatif tartışmalarla değil, pratiğimizle yaklaşmalıyız. Çıkışımız ve varlığımız ancak bu şekilde  anlam kazanacaktır.